Spor Yazarı Ömer Gürsoy’dan Kritik Soru: Sporcu mu Büyüyor, Sistem mi?
  1. Anasayfa
  2. Spor

Spor Yazarı Ömer Gürsoy’dan Kritik Soru: Sporcu mu Büyüyor, Sistem mi?

Izopoint - Yalıtım ve Yapı Kimyasalları

Spor yazarı Ömer Gürsoy, kaleme aldığı dikkat çekici yazısında, Türkiye’deki spor ekosisteminin mevcut durumunu ve geleceğini mercek altına alıyor. Gürsoy, “Dertsizlere benim sözüm benzer kaya yankısına…” sözleriyle başladığı yazısında, sabahın erken saatlerinde çocuğunu antrenmana yetiştiren annelerden, kulüp aidatlarını ödemek için bütçelerinden önemli pay ayıran babalara, sakatlıklarına rağmen hayallerinden vazgeçmeyen sporculardan, yıllardır aynı spor salonlarının rutubetli havasını soluyan gençlere kadar geniş bir kitleye sesleniyor. Bu durumun, dertsizler için sadece birkaç cümle iken, dert sahipleri için hayatın ta kendisi olduğunu vurguluyor.

Sporcu mu, Müşteri mi?

Günümüzde Türkiye’nin dört bir yanında açılan özel spor akademileri ve büyüyen kulüplerle birlikte salonların dolup taştığını belirten Gürsoy, “Peki gerçekten spor mu büyüyor? Yoksa yalnızca spor ekonomisi mi?” sorusunu ortaya atıyor. Bir çocuğun lisans çıkarma süreciyle başlayan yolculuğun, yüksek aidatlar, kamp ücretleri ve bitmeyen masraflarla devam ettiğini dile getiren yazar, bu noktada sporcunun sistemin merkezindeki özne olmaktan çıkıp yavaş yavaş “müşteriye” dönüştüğünü ifade ediyor. Oysa sporun geleceğinin müşterilerle değil, gerçek sporcularla kurulacağını vurguluyor.

Federasyon: Oyunun Gerçek Kurucusu

Federasyonların sadece takvim açıklayan kurumlar olmadığını, aynı zamanda bir branşın aklı olduğunu belirten Gürsoy, federasyonların antrenör, hakem yetiştirmesi, turnuvaları planlaması, ligleri kurması, altyapıyı tasarlaması ve en önemlisi sporcunun önündeki engelleri kaldırması gibi kritik görevleri olduğunu hatırlatıyor. Federasyonların oyunu yönetmekten ziyade oyunu kurması gerektiğini savunuyor.

Federasyon Vitrin Değil, Sorumluluk Makamıdır

Federasyon yöneticiliğinin kariyer yapılacak bir yer olmadığını, tam tersine kariyerini tamamlamış, mesleğinde itibar kazanmış, hayatın içinde sınanmış ve birikimini spora emanet edecek insanların sorumluluğu olduğunu ifade eden Gürsoy, federasyonun insanın kendisini büyüteceği değil, kendisinden bir şeyler eksilterek sporu büyüteceği bir makam olduğunu belirtiyor. Son yıllarda bazı federasyonlarda branşın görünmez hale gelirken, yöneticilerin daha görünür olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Profesyonel fotoğraf çekimleri, sinematik tanıtım videoları ve özenle hazırlanmış sosyal medya içeriklerinin, federasyon yönetimi yerine kişisel marka yönetimine dönüştüğünü eleştiriyor. Sporun bir kamu hizmeti olduğunu, influencer faaliyeti olmadığını vurgulayan Gürsoy, bir federasyon başkanının en değerli karesinin kendi portresi değil, madalya kürsüsündeki sporcusunun fotoğrafı olması gerektiğini savunuyor. Başarının alkışının yöneticiye değil, başarıya yakışması gerektiğini ekliyor.

Federasyon koltuğunun kişisel PR ajansına dönüştüğü durumlarda, “Burada spor mu yönetiliyor? Yoksa gelecek kariyerler mi inşa ediliyor?” sorusunun kaçınılmaz olduğunu belirten yazar, bir federasyon başkanının başarısının takipçi sayısı, televizyon programı veya video paylaşımlarıyla ölçülemeyeceğini söylüyor. Asıl ölçünün; kazanılan yeni sporcu sayısı, güçlendirilen kulüp sayısı, yetiştirilen antrenör sayısı ve kaldırılan çocukların önündeki engel sayısı olduğunu vurguluyor. Gerisinin sadece gürültü olduğunu ve sporun gürültüyle değil, eserle büyüdüğünü ifade ediyor.

Federasyon Laboratuvar Değil, Tecrübe Makamıdır

Federasyon başkanlığının bir okulu olmadığını, kimsenin doğuştan federasyon yöneticisi olmadığını kabul eden Gürsoy, ancak federasyonun bir öğrenme laboratuvarı veya “tecrübe kazanma” makamı olmadığını, aksine “tecrübe verme” makamı olduğunu belirtiyor. Her seçimden sonra kurumsal hafızanın sıfırlandığı bir sistemin sürdürülebilir olmadığını, genel sekreterlerin, profesyonellerin, dosyaların ve ezberlerin değişmesiyle herkesin yeniden aynı yolu keşfetmeye başladığını ifade ediyor. Bir branşın her dört yılda bir yeniden icat edilemeyeceğini söyleyen yazar, kurumsallığın kişilere bağlı olmayan hafıza olduğunu ve hafızasını kaybeden kurumların geleceği olmayacağını vurguluyor.

Yıllardır kendisine ulaşan yüzlerce sporcu, veli, kulüp ve antrenörün ortak derdinin, federasyondan mucize beklemek değil, sadece önlerinin açılmasını beklemek olduğunu dile getiriyor. Asıl sorunun, bir federasyonun gerçekten kimi büyüttüğü sorusu olduğunu belirten Gürsoy, “Kendisini mi? Yoksa sporcuyu mu?” diye soruyor. Çünkü cevabın burada saklı olduğunu, güçlü sporcunun güçlü kulüp, güçlü kulübün güçlü federasyon ve güçlü federasyonun da güçlü ülke sporunu oluşturduğunu, bu sıralamanın hiçbir zaman tersinden işlemeyeceğini vurguluyor.

Bağımsızlık ve Denetim

Federasyonların bağımsızlığına ve özerkliğine vurgu yapan Gürsoy, ancak bağımsızlığın sonuç üretmeme özgürlüğü olmadığını belirtiyor. Federasyonların kamu adına görev yaptığını ve başarıları kadar başarısızlıklarının da kamuyu ilgilendirdiğini söylüyor. Bir branşın yıllarca yerinde sayması, sporcu sayısının artmaması, kulüplerin güçlenmemesi ve uluslararası başarı gelmemesi durumunda sadece federasyonun değil, devletin denetim sorumluluğunun da konuşulması gerektiğini ifade ediyor. Özerkliğin denetimsizlik anlamına gelmediğini, denetimin bağımsızlığın düşmanı değil, güvencesi olduğunu savunuyor.

Son Söz: Emanet Sporcudur

Fransa’nın spor yasasındaki “Gerektiğinde müdahale etmeden yön veririz. Çünkü sporun kaderini yalnızca federasyonlara bırakamayız.” yaklaşımına atıfta bulunan Gürsoy, meselenin tam da burada düğümlendiğini söylüyor. Federasyonların devletin rakibi, bakanlığın ise federasyonların vesayet makamı olmadığını, ikisinin de aynı emanetin taşıyıcısı olduğunu belirtiyor. Bu emanetin bina, bütçe, makam veya koltuk olmadığını; sabahın erken saatlerinde servis bekleyen on üç yaşındaki sporcu, annesinin uykusu, babasının alın teri, antrenörünün ömrü ve kendisi için vazgeçtiği çocukluktan emanet edilen o sporcu olduğunu vurguluyor. Kurulan sistemin onu güçlendirmiyorsa, ne kulüplerin büyüdüğünü, ne federasyonların başarılı olduğunu, ne de sporun gerçekten geliştiğini ifade ediyor.

Yunus Emre’nin sözüne atıfta bulunarak, sözünün sağır kulaklara değil, yankının içindeki sesi duyabilenlere olduğunu belirten Gürsoy, bir ülkenin sporunun salonlarda değil, önce vicdanlarda inşa edildiğini söylüyor. Ve o vicdanın ilk sorusunun, “Ben bu makama spordan ne alacağım diye mi geldim; yoksa spora ne bırakacağım diye mi?” olduğunu, bir federasyonun gerçek başarı ölçüsünün bu soruya verilen cevapta saklı olduğunu dile getiriyor.

Bu Yazıya Tepkiniz Ne Oldu?
  • 0
    be_endim
    Beğendim
  • 0
    alk_l_yorum
    Alkışlıyorum
  • 0
    e_lendim
    Eğlendim
  • 0
    d_nceliyim
    Düşünceliyim
  • 0
    _rendim
    İğrendim
  • 0
    _z_ld_m
    Üzüldüm
  • 0
    _ok_k_zd_m
    Çok Kızdım

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir