SESA Enstitüsü Direktörü ve TİMBİR Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Prof. Dr. Veysel Ayhan, kaleme aldığı yazısında Körfez bölgesindeki artan gerilime dikkat çekerek bölgesel bir savaş riskinin yükseldiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Körfez’deki saldırıları kınayan ve sivilleri hedef alan eylemlerin kabul edilemez olduğunu vurgulayan açıklamalarına rağmen, bölgedeki çatışmaların tırmanma eğilimi devam ediyor. ABD’nin İran’a Hürmüz Boğazı’nı açması için tanıdığı süre ve Tahran’ın tehditleri, küresel çapta yeni bir çatışma dinamiğini yeniden gündeme taşıdı. ABD Başkanı Trump’ın şaşkınlığını dile getirdiği bu gelişmeler, İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hürmüz Boğazı’nın düşmana karşı bir baskı aracı olarak kullanılması gerektiği yönündeki açıklamalarıyla daha da karmaşıklaştı.
İran’ın füze ve drone saldırıları, Basra Körfezi ülkelerinin istikrarını ve güvenliğini uluslararası ilişkilerin temel gündemi haline getirmiş durumda. Körfez ülkeleri, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla fiilen savaşın bir tarafı haline gelmişlerdir. Uluslararası hukuk açısından savaş ilanı olmasa da, bölgedeki Amerikan askeri varlığı ve İran’ın saldırıları, Körfez ülkelerini savaşın bir cephesi konumuna getiriyor. Bu noktada en önemli soru, Körfez ülkelerinin kendi askeri kapasiteleriyle meşru müdafaa haklarını kullanıp kullanmayacaklarıdır. Arap ülkelerinin İran’a karşı askeri opsiyonu ciddi şekilde değerlendirdiği yönündeki açıklamalar dikkat çekiyor.
Bu kapsamda, Suudi Arabistan’ın ev sahipliğinde düzenlenen ve Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin yanı sıra Türkiye, Ürdün, Mısır, Pakistan, Azerbaycan, Lübnan ve Suriye’nin dışişleri bakanlarının katıldığı istişare toplantısı, bölgedeki işbirliğini güçlendirme çabalarını gösteriyor. Toplantıda İran’ın saldırıları kınanırken, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz güvenliğinin korunması ve enerji arzının kesintisiz sürdürülmesi gerektiği vurgulandı. Ortak açıklamada Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesinde meşru müdafaa hakkına yapılan vurgu, Körfez ülkelerinin askeri önlemlere başvurabileceklerini açıkça ilan etmeleri olarak yorumlanıyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını genişlettiği ve Tahran’ın da çatışmayı Basra Körfezi’ne yayma eğiliminde olduğu görülüyor. Uzun yıllardır Körfez ülkelerinin dile getirdiği İran kaynaklı tehdit algısı, somut bir risk boyutuna ulaşarak bölgesel güvenlik mimarisinin kırılganlığını gözler önüne seriyor. Bu durum, Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarını derinleştirirken, olası uzlaşı formüllerinin bu kaygıları gidermek yerine artırma potansiyeli taşıdığı belirtiliyor. Bu da savaşın daha yıkıcı bir hal almasına yol açabilecek bir tehdit algısı değişimine işaret ediyor.
Artan jeopolitik riskler, bölgenin küresel finans merkezi olma girişimlerini de olumsuz etkiliyor. Enerji altyapısının hedef alınabilir hale gelmesi ve arz güvenliğindeki belirsizlikler, uluslararası finans ve yatırımcıların Körfez ülkelerinden uzaklaşmasına neden olabilir. Enerji ithalatçısı ülkeler de arz güvenliğini çeşitlendirme yönünde daha agresif politikalara yönelecek ve alternatif enerji kaynaklarına (yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar vb.) yönelim hızlanacaktır.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını genişletmesi ve Tahran’ın Körfez ülkelerinin kritik altyapılarını hedef almayı sürdürmesi durumunda, Körfez ülkeleri daha sert ve askeri önlemleri içeren bir strateji izlemek zorunda kalabilir. Savaşın Körfez cephesinde topyekûn bir çatışmaya dönüşmesi halinde, bunun sadece bölgeyle sınırlı kalmayıp Körfez’den Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada çatışma dinamiklerini tetikleme riski taşıdığı değerlendirilmektedir.

